5 Ocak 2012 - 20:30

Sayın Laçiner; Size bu mektubu Türkiye’nin en doğusundan, Iğdır’dan yazıyorum. Bahse konu program yayınlandığında biz, bir gurup arkadaşla sert kış gecelerini ısıtmaya yönelik her Anadolu insanının yaptığı gibi sohbetteydik…

Ehlibeyt Haber Ajansı ABNA- O esnada bir arkadaşım aradı. Kendisi tıp doktorudur. Sıkkın bir ses tonuyla “TRT HABER’i açar mısın, dehşetengiz şeyler konuşuluyor” dediğinde biz de koyulduk sizi temaşaya…

Hepimiz Şii’ydik, hepimiz Azeri’ydik, hepimiz bu ülkeye ve onun komşularıyla muhabbetli ilişkilerine damardan sevdalıydık. Siz konuştukça ortamımızda bir adrenalin yüksekliği oluşuyordu. Programın formatı gereği, fikirsel manada “eşdeğer” insanlar olarak konuştuğunuz için, yanlışınız tasdikle de ödüllendirildikçe biz sizden çok devlete kızıyorduk.

“Ağzı olan konuşuyor” u bilirsiniz, zaten ülkemizde son zamanlarda bunun enflasyonu yaşanırken TRT niye böyle bir duruma düşürülür ki, diyorduk… Bakın, nede güzel başlanmıştı; Komşularla sıfır sorun, vizelerin kalkması, Ortak Stratejik Bakanlar Kurulu Toplantısı vs… Biz çocuklar gibi şendik o günlerde, az değil onlarca yıldır “düşman belletilmiş” komşularla yaşamaktan bıkmıştık hepimiz. Şimdi sizi doğru kabul edersek eğer, tekrar başa dönmüşüz demek ki; İran kötü (sizin deyiminizle pis oyuncu), Irak; Şiiliğiyle öcü, Suriye onun akrabası olması (yine sizin deyiminizle sulandırılmış Şii) dolayısıyla kötü! Tabi bunun karşılığı olarak, o ülkelerde de Türkiye kötü…

Bir devlet televizyonunda kurnazlıkla “ben demiyorum o diyor” tarzı ön cümleler kurarak gerçeğe aykırı, bilinçaltınızda kurguladığınız bölge halklarının realitesini yansıtmayan fikirleri, toplumun algısına sunmak, bu devlete ne kazandıracaktır ki, “makul ve makbul” düşünce işçiliği yerine, ayrıştıran bir anlayışla halkın karşısına çıkıyor.

Şiiliği, başkalarının diliyle Hıristiyanlardan aşağı eden bir devlet televizyonu, bunları yansıtırken biz o kurumdan sorumlu Bülent Arınç’a sitem ediyorduk.

Bu ay içerisinde Nahçıvan’da, İran ve Azerbaycan’la bir araya gelecek bu Hükümet... Muhatabı olan iki ülkede Şii ve iki ülkede Azeri yoğunluklu… Devlet, TRT HABER’in AÇI programında konuşulanları diplomasi masasında nasıl tevil edecek? “Fikir özgürlüğü, demokrasinin nimeti bu” diyeceksiniz değil mi; Ancak nasıl bir demokrasi ki, siz bile kendi fikrinizin bir başkasına saçma sapan gelmesine hiddetlenip (reddiyelerdeki hakaret ve aşağılamayı şiddetle reddetmemle beraber) oluşan tepkileri bir taraftan Maraş olaylarıyla bir taraftan da çok hünerli kelimelerle Tahran oyununa yorup sindirme metodunu seçmişsiniz.

Sayın Laçiner;

Bir sınır bölgesi insanı olarak, programı izlerken konuştuğunuz konuların yaşayan kesimleri olarak kurduğunuz cümlelerin ne denli sığ, ne denli insafsız, ne denli masa başı olduğuna kahrediyorduk. Sonuçtan sebebe gidişiniz tam bir facia, ama bunları sizlerle tartışacak ne zemine sahibiz, ne de eşit şartlara… Şiileri Hıristiyanlardan aşağı gören ülkeleri sayarken sadece Suudi Arabistan için ( o da devlet bağlamında) haklı olabilirsiniz, yoksa diğer ülkelerde bahsettiğiniz manada bir bakış açısı yoktur, sizin yaptığınız yönlendirmedir; Kanaatimce de Türkiye insanında böyle bir algı oluşturma çabasıdır. Sizde biliyorsunuz ki bazen devlet erki, halkının hissiyatını yansıtmaz, onunla yabancılaşır. Velev ki Ürdün hükümeti Şiilere “öcü” gözüyle baktı, siz o halkın da aynı düşündüğünü nereden çıkarıyorsunuz, siz 28 Şubat sürecinde bu ülkenin halkıyla kavgalı bir devlet olduğunu bilmiyor musunuz, bunun başka ülkelerde yaşanan versiyonlarını görmüyor musunuz?

Hangi biriniz yıllarını bu saydığınız ülkelerde geçirdi de Şiilerin Hıristiyanların gerisinde kaldığına, halklarının ekserisi Sünni olan bu ülkelerde Şiilerin sapkın olduğuna şahid oldu? Hele hele Mısır için böyle bir cümle kurmak; Hasan el Benna, Seyyid Kutup, Muhammed Abduh ülkesine büyük bir haksızlıktır. Bilmiyor musunuz bahsettiğiniz bu ülkede iki yüz yıllık bir Fatimi dönemi yaşanmıştır. “ ki, bilmediğinize ve sizin gibi diğer arkadaşlarınızın da bilmediğine inanıyorum”

Şaşkınım… Şimdilerde o kadar çok adamın adının önüne “Prof, Araştırmacı-Yazar, Stratejist, Düşünce Kuruluşu Başkanı” yazdırılıyor ki; ilim insanı, bilim insanı, kültür ve tarih insanı tanımı artık sıradanlaştı. Maalesef bu kanıyı sizde iyice güçlendirdiniz.

Programda hemfikir konuşmacılar konuşurken bizde sizi izliyorduk. Ortaya öyle bir vahim tablo çıkıyordu ki neresinden tutsan orası dökülüyor, uzman diye anılanların bilgisi, orta halli bir kitap okuyucunun bilgisinin dahi gerisinde…

Sayın Laçiner;

Size içeriden biri olarak, bir Şii olarak yazıyorum. Bu ülkede belki de her zeminde en kolay aşağılanan kesim Şii’ler/ Alevi’ler oldu. 1980’lı yıllarda bizler Iğdır’dan çıktığımızda kendimizi bir yabancı gibi hissederdik. “İslam’da hak mezhep dört’tür” algısıyla yoğrulmuş bir halk vardı karşımızda. İletişim çağının yardımı ve mezhebimizin önderleri olan Müçtehitlerimizin her zemin ve fırsatta ısrarla “Müslümanlar kardeştir” öğretisiyle yaklaştık karşımızdakilere. Dürüst olmak gerekirse her kesimin mutlaka istisnaları vardır, bazen kamburu olurlar o toplumun. Ama biz, bunların hatalarını toplumun genelinin suçu olarak görmeme gibi bir ahlakı benimsemek zorundaydık. Onlar da tanıdıkça sevdi bizi. Bizim açımızdan bir sorun zaten yoktu, sadece bir Şii olarak “tanınmamak” gibi yükü yaşıyorduk sırtımızda.

Sizi temin ederim ki, bu şehirde (Iğdır) şimdiye değin mezhebi anlamda ve halkımız bazında en ufak sorun yaşanmamıştır, bu halimizin Türkiye’ye örnek olmasını çok istiyoruz, ancak sesimiz duyulmuyor.

Mezhepçiliğin tekrar başa döndürülme isteği dolaşıyor bu ülkenin semalarında. Aydınsınız, bakın bu ülkenin bir yıllık matbuat arşivine, Şiiler hakkında nice hakaret kokan sözde analizler çıkacak karşınıza. Bunları yapanlar da, aynen sizde olduğu gibi “diyorlar”a sığınarak yapıyor, yapacağını… Yeni bir teknik bu…

Birde işin diğer sayfası var… Yukarıda dedim ya, ağırlıkla Azeri’yiz. Bir dönem bu yönümüz, bu ülkede çok insanı çabuk heyecanlandırır, ama işin içine öbür kimliğimiz olan Şiilik girdiğinde işin şekli birden değişirdi. Çok acısını çektik bu işin, yeni yeni, iğneyle kazı kazar misali, nakış inceliğiyle imar ederken kardeşliğimizi, lanet olası ABD ve onun iğrenç müttefiki İsrail girdi devreye… Irak işgal edildikten sonra, uzunca süre ABD ve İsrail’in “Prof, Araştırmacı-Yazar, Stratejist, Düşünce Kuruluşu Başkanı” olanlarınca karanlık odalarda kurgulanan etnik ve mezhep eksenli böl-parçala-yönet metodu, maalesef bizim ülkemizde de en azından psikolojik bir zemin edinme şansını yakalamağa çalışıyor.

Siz, siz olun bu değirmene su taşıyacak pozisyonlarda olmayın, yazık etmeyin bu ülkenin geleceğine.

Bunlar, öyle uğursuz insanlar ve bizi kuş beyinli gören kimselerdir ki; Azerbaycan’ın % 20’sini Ermenilerin eliyle işgal eder, milyonlarca Azeri’yi yerinden yurdundan kaçkın eder, öbür tarafta İran Azeri’lerinin haklarının peşine düşmüş görünür, onların ayaklanması için insan hakları kisvesi altında bölgeyi bölüp parçalamaya çalışır.

Siz, İran’ı, İsrail’in müttefiki ilan ettiniz, oysa ABD, “uğruna her şeyi göze alabileceğim müstesna müttefikim İsrail’dir” diyor. Dolayısıyla İran, ABD’yle de müttefik oluyor. Filistin’de, Lübnan’da toprak hırsızı olan İsrail, Arz-ı Mevud’un sınırlarının Harran’ı kapsadığını bildiğimiz İsrail ve bizimle 1639 Kasr-ı Şirin’le belirlenen, halen devam eden sorunsuz bir sınıra sahip olduğumuz İran… (biliyorsunuz ki bu sınırın yaşı ABD’nin yaşından da büyüktür) Şimdi sizin yukarıdaki tespitinizi bu ülkenin fikri ve vicdani hür insanlarının önüne koyalım Allah aşkına size ne derler? “İsrail ve İran müttefiktir” sözü, sizin işgal ettiğiniz makamlara da hakarettir.

Size samimi olarak söylüyorum sadece bahse konu program için de değil, gerçekten bulunduğunuz diğer yerleri (bir Üniversitenin Rektörlüğü gibi…) dolduramıyorsunuz.

Bu arada, size yönelik bu eleştirilerimi, programınız sonrasında yaşanan hadiselerin halkasında görmemenizi rica ediyorum. Belki Zeynebiye Camii İmamı Selahattin Özgündüz’ün size yönelik tepkisi sonrası medyanın da vesilesiyle konu daha bir yayıldı ancak ben, o perspektiften uzak bir bakış açısıyla olaya yaklaşmaktayım. Eleştirim kendimcedir, bunun, bu trafikte bilinmesinde fayda vardır.

“Dedin- Demedim, Özür diledi- Özür dilemedim” meselesinden ziyade; sizin temel argümanlarınıza itirazım var. Bu coğrafyada gerek ülkemiz iç meseleleri olsun, gerekse de komşularla ilişkilerimizde; objektif, bilgiye dayalı, ülke ve bölge halklarının kardeşliğine hizmet eder bir anlayışa önümüzdeki süreçte çok büyük ihtiyaç duyulacağına inandığım için bu yazıyı kaleme alma ihtiyacı hissettim…

MUHAMMED AK